BİZ ÇOKTAN UNUTTUK KELİMELER İLE SEVİNİP KELİMELERLE ÜZÜLMEYİ

İnsan denilen canlıya yukardan bakınca temel gücü ve belki de en büyük zaafının adı  aslında aynı gibi duruyor : ” kelimeler”.

Bir denge özlemi olan ve denge oluşturduğu algısıyla yaşamını yapılandıran birey için kelimeler kimden ve nerden geldiğine göre her seferinde yeniden yapılanmaktadır; devamlı sökülüp yeniden kurulan ve durmadan bu işi yapan otağ sahibi gibi… Bu dalgalanma her gün ve her zaman olabilmektedir. Bu bir dağ rallisi gibidir. Her seferinde “sağa sola dön” diyen bir iç ses vardır sanki bireyin kulaklarında; buna göre yol alınır.Örneğin birilerinin kendisi hakkında konuştuğunu duyan biri ya da kendisine dair kelimeler edilen biri, bunun  oluşturduğunu var aydığı ve kendisinin de tam tanımlayamayacağı  dengesine bir tehdit olarak algılayıp dengeyi yeniden kurma çabasına girdiği gibi onay kabul edip ona göre kendine yeniden değerlendirir. Çoğunlukla bu durum bir yere varılamayan aynı dairede yapılan stresli yüklü bir yolculuktur. Bir çukura düşülmüştür, ve yapılagelen sadece o çukurda debelenip durmaktır.

Bireyi  bir yapı kabul edersek, kelimeleri bu yapının zaafı  olan fay hatlarından sızan güçler olarak tanımlayabiliriz. Öyle bir güç ki, yapıyı onarabildiği gibi dağıtabilir de...

Aynı zamanda kelimelerin muhatabı olan kişinin içinde bulunduğu yapı, hassasiyet alanları vb kendine özgü özellikleri de fay hattından geçen güçlerin yaratacağı dalgalanmanın etkisini belirlemektedir. Bu güçler yani kelimeler içinde taşıdıklarıyla; hedeflerine ve kişinin kırılganlığına bağlı olarak dokunduğu alanda ciddi harabiyet yaratabilmektedir. Herhangi bir üçüncü sayfa gazete haberine baktığınızda kelimelerin etkisiyle  işlenmiş cinayetleri görürsünüz. Kişilerin  “öyle sandım”, “öyle düşündüm”, “hiç beklemediğim bir şeydi”, “daha sonra kandırıldığımı anladım”, “şimdi pişmanım” deyişlerindeki acıyı farkedersiniz. Bunları sonradan görmek her seferinde bir acı bırakmaktır geride. Ötekisine de “geçmiş olsun geç oldu” demekten başka yapılacak bir şey yoktur çoğu zaman.Yeni hali oluşturmak ve ge geçmişten geleni dikenleri ayıklamak da Terapiste kalır.

İnsan canlısı sonrasında telafi edemeyeceği bir kırılganlığın seyrinde eğilip bükülmektedir hayatta. Bu eğilip bükülmelerde kişi izin verirse kendini ikna etmişliği her seferinde yeniden şekillenmektedir ki ben buna ilişkisel bükülme demeyi tercih ederim.

İnsanın kendine karşı esas sorumluluğu kendini korumaktır. Ve herkes kendini korumak zorundadır. Çünkü onu onun adına koruyacak yada korumaya hedefli  kimse yoktur. Biliyorum bu kelimeler hemen benzer cevapları harekete geçirmektedir. Ama annem, eşim, sevgilim beni düşünür, korur diye. Oysa onları annenin, eşin vb korudukları sadece çocukları, sevgilileri, eşleridir. Eğer siz sevgilinizin onay verdiği davranışların tersine davranırsanız biliriz ki sizi bir daha görmek istemeyeceği gibi sizden nefret edebilecektir. Ya da eşiniz boşanma dairesinin kapısına çoktan gitmiş ve size zarar verecek kelimeleri çoktan evrene sunmaya başlamıştır. O zaman yapılaması gereken en temel şey bu durumda bireyin kendini korumasıdır. Çünkü ben korumasam hiç kimsenin korumadığından söz ediyoruz,yani benden...  “Ben”i korurken  başkasına zarar vermemek elbette esastır. Bu da psikolojik olarak sağlam bireyin tarifidir zaten.

Bu korumada en hassas hatlardan biri kelimelerin hükümranlığındaki alandır. Bizim gölgemiz olan ve her seferinde incindiğimiz başkasının üzerinde bıraktığımız iz olan kırılganlığımız hep davranışımıza, düşünüşümüze ve duygumuza yön vermektedir. Bu kelimelerin iç sesimize kattıkları ile her seferinde kendimize dair temel inançlarımızın bulunduğu kaynağı çamurlamaktayız. 

Biri bizim içim” sen yaramazsın” dediğinde bu canımızı yakmakta, biri “sen aslansın” dediğinde kabarmaktayız. Biri senin için “onunla bununla oluyor” dediğinde kendimizi sanki tanımıyor gibi celallenmekteyiz. Bu durum da bizim kendimize ve ötekilere nasıl davranacağımızı belirlemektedir. Böylece her seferinde daha kırılgan, daha oynak ve daha incinebilir olmaktayız.

Bu incinebilirliğin en sert cümlesi iletişim dilinde metakominikasyondur, Metakominikasyonu ise kominikasyon hakkında kominikasyondur olarak tanımlarız. Yani bir şey ancak geçtiği ortamda bağlaşık olarak tanımlanabilir. Bir şey yaşandıktan sonra onun hakkındaki her şey yorumdur sadece. Üstelik anlatıcı olan bir insan canlısıdır ve kendi süzgecinin yanılgısından anlatır her zaman. Biliriz ki insan objektif olamaz, bu en büyük sıkıntıdır. İnsan en iyi ihtimalle en az subjektif olma çabası gösterir ki bu da hiçbir zaman sıfır değildir.  Yani her anlatılan içinde yorum taşır ve taşınan yorumu görmezden gelerek her seferinde kelimelerle doldurulmuş depomuzla olaylara müdahil olmaya çalışırız ki bu kendi başına bir sorundur. En çarpıcı örneğini iki kitapta görebiliriz. Mevlanın üvey kızı yada evlatlığı olarak tanımlanan Kimya Hatun’ un Şems’ le ilişkisi Elif Şafak’ın “Aşk “ kitabında farklıdır, Saide Kuds’un  “Kimya Hatun” kitabında  farklıdır.

Kelimeler en büyük dostumuz ve en büyük düşmanımızın temel adıdır. Bu durum aynı zamanda toplum düzenin temel hassasiyetlerinden biridir. Hukuk onu değerlemelerinde çok önemli bir yapı taşı olarak alır. Dinde de büyük bir toplumsal sorunun adıdır metakominikasyon. İslamiyet en büyük ikinci günah olarak tanımlar ve adını da gıybet koyar. Gıybet tanımı içinde öteki hakkında olumsuzu geçirmeyi de, açık aramayı da toplumu düzenlemek için yasaklar.

Bu durumda ötekisi söylerken bize düşen kendimizi korumaktır. Bu sebepten söylenen her şey sorgulanmaya açık olmalıdır. Kendini korumanın temel anahtarı da burada sorulardır.Bu konuda sorular uzun bir makalenin içeriğinde daha tatminkar olarak gözden geçirilebilir olsa da burada birkaç soruyu dillendirmek gerekir.

  1. Sormalıyım kendime bunu bana niye anlatıyor

  2. Sormalıyım ona, bana bunu neden anlatmak ihtiyacı duyuyorsun

  3. Ve demeliyim ona bu bilgiden emin misin

  4. Ötekisine demeliyim ki bana aktardığın bu bilgiyi aldığın kaynaktan emin misin

  5. Ve kendime sormalıyım bunu bilmek benim ne işime yarayacak

 

Burada en  temel basamak da kendime dur diyebilmekten geçiyor . Eğer bir şey biliyorsam, çarpıtmadan, ima etmeden, kelimelerin arasına sıkıştırmadan gidip kelimenin muhatabına sormalıyım bu durumun gerçekliğini. Eğer onun söylemine güvenmiyorsam önce kendi güvensizliğimi sorgulamalıyım ardından o kişiye neden güvenmediğimi sorgulayıp gerek görüyorsam da kim olursa olsun ilişkimi ona göre yeniden belirlemeliyim.

Kelimelerin imparatorluğunun bendeki etkisini en aza çekmek için özellikle şu sözü de eklemek gerekir.  Söz çok analitik ve sınır ören bir koruma sözüdür. Der ki “Biz çoktan bıraktık kelimelerle sevinip, kelimelerle üzülmeyi.”. Yıllar önce kulağıma çalınan ve kaynağını bilmediğim bu söz zannımca bireyin kendini koruması için temel bir korunma duvarı olarak değerlendirilebilir.

Kelimeleri sevmekte sıkıntı yok ama kelimelerle sevinip kelimelerle üzülmeyi azaltmak,  mümkünse en aza indirmek , kelimelerin bizdeki dalgalandırmasına dair daha gerçekçi adımlar atmak için yukarda geçen sorulara bakmalıyız.Bu sorular ve kelimelere yeniden bakmak bizim için kelimelerin hükümranlığından  kendimizi koruduğumuz bir özel elek olmalıdır. Biz bu eleği nasıl yapılandırırsak hayat da bizim için o düzeyde yaşanılası olur. Bizde daha güçlü, gerçeği değerlendiren, engeller karşısında dirençli ve ötekisi gözünde güvenilir oluruz.

10.01.2010

Sayılarımla

Klinik Psikolog Cafer ÇATALOLUK

Psikoterapist /Aile Terapisti /Psikodramatist